GİTTİM VE GÖRDÜM: RUMİSU

07:34


Şubat ayında İstanbul’da çok sevdiğim bir yeri ziyaret ettim: Rumisu.

Çeşitli aksilikler peşi sıra geldi, en nihayetinde bu gezinin yazısını yazmak bugüne kaldı. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra çoğu ayrıntıyı unutmuşumdur diye kendi kendime hayıflanırken bir anda o gün oradaki sohbetimizin ses kaydını aldığımı hatırladım (arada bir temkinlilik yapmasam hayatı kendime zor edeceğim gerçekten). Yüzlerce fotoğrafı tekrar gözden geçirdim, düzenlemelerini yaptım, en sonunda ne kadar uzun bir yazı olacağını fark edip bir yerden başlamam gerektiğine kanaat getirdim. 

Çok hevesli, çok da heyecanlı bir şekilde nihayet, başlıyorum.


Rumisu, İstanbul’da doğup İstanbul’un ilham verici topraklarında gelişen küçük bir atölye (ya da butik tasarım markası). Pınar ve Deniz Yeğin kardeşler kendilerine has çizimleri ve göz alıcı renkleriyle, bakmaya doyamayacağınız şallar, fularlar ve sweatshirtler tasarlıyor (ve yaptıkları çeşitli işbirlikleriyle bu ürün çeşitliliğini arttırıyorlar). Rumisu’yu bu kadar özel yapan şey, baktığınız zaman her anlamda “güzel” olan şeyler üretmeleri: Çizimleri, renkleri ve kumaş seçimleri, birbirlerini olabilecek en dikkat çekici şekilde tamamlıyor.


Rumisu, (isminin oluşma şekliyle: Rumi ve Su. Rumi sevgileriyle Su isminin birleşmesinden oluşan, su gibi akıp giden, kulağa hoş gelen bir sözcük) başta da isimlerini söylediğim iki kız kardeşin ortak bir girişimi: Deniz Yeğin ve Pınar Yeğin. Deniz, küçük olan (üstteki fotoğraf). New York’ta 6 sene kadar yaşamış ve Pratt Institute’de moda tasarım okumuş. Ardından İtalya’da master yapmış ve geri dönüp Beymen’de çalışmaya başlamış. Beymen’de sevdiği işi yapamadığını fark ettikten sonra Rumisu, onun bir sonraki kapısı olmuş. Ablası Pınar ise Harvard’da ekonomi ve Wharton Business School’da finans okumuş, bir süre çalıştıktan sonra ailenin işlerinin bir kısmını yürütmek üzere İstanbul’a geri dönmüş. Bir süre sonra Rumisu’nun diğer desteği, içindeki tasarım yeteneğine ve hevesine dur diyemeyen abladan gelecekti.


Her zaman kendime ait bir girişimim olmasını istediğim ve bu süreçte alınabilecek risklere karşı bilgi sahibi olmak istediğim için Rumisu ekibine ilk sorum, “Şu an bulunduğunuz noktaya gelmek için ne gibi riskler aldınız?” sorusu oldu.


Başından beri amaçları, dijital ortamdaki çizimlerini aktarabilecekleri bir objenin olmasıymış. İşin en çok tasarım yönünü sevmişler. Ortaya çıkma amaçları da yine sadece tasarım etrafında dönüyor: Tasarımların elle tutulur olmasını sağlamak. Çizimlerini aktarabilecekleri her şeyi düşünmüşler ama ilk tercihleri, özellikle ipek üzerinde renklerin çok güzel görünmesinden kaynaklı olarak fular ve şallar olmuş. Sadece giyim üzerine moda tasarım yapmayı da düşünmüşler ama Deniz’in Beymen’deki tecrübelerinden yola çıkarak böyle bir şeye girdiklerinde işin içine tasarımdan çok daha farklı etkenler gireceğini bildikleri için vazgeçmişler. İlk üretimleri, çok sınırlı sayıda olmuş (tam sayıyı bilemiyorum ama 5 diye hatırlayasım var). Ne kadar satabileceklerini, ne kadar ilgi görebileceklerini kestirmek için en başta hep küçük küçük adımlar atmışlar.

"Bu açıdan bakınca, aslında biz hiç risk almadık, her şeyi sırasıyla yaptık" diyor Deniz.

Ardından ülke dışında birkaç fuara katılmışlar ve aslında ilk talepler yurtdışından gelmiş. Yavaş yavaş, fuar fuar daha tanınır daha aranır olmuşlar. Gitgide biraz daha fazla sayıda talep almışlar ama tasarımdan kalite kontrole kadar üretim dışındaki tüm süreçleri hep kendileri yürütmüşler.  Bu durum kendilerinin ne kadar titiz ve mükemmeliyetçi olduklarını görmek açısından faydalı olabilir. Verilen tüm siparişleri, kelimenin tam anlamıyla dikiş dikiş, renk renk kontrol ediyorlar.


Her zaman en çok karşılaştıkları sorun, tasarımlarını istedikleri şekilde üretebilecek bir yer bulamamak olmuş. Büyük şal/fular/eşarp markalarının üreticileri, yeni doğma sürecinde olan böyle bir markanın az sayıdaki üretim talebine karşılık vermek istememiş. Uzun arayışlar sonucunda bir yerle anlaşılmış ama genel olarak her üretim sürecinde benzer bir sorun yaşadıklarını söylüyorlar. Tasarımlarını istedikleri kalitede istedikleri kumaşlara basabilecek olan üreticiler onlarla küçük adetler için çalışmak istemiyorlar, küçük üreticilerde de kalite düşüşü yaşanıyor. İkili bu konuda aynı fikirde: Bir eşyanın üretim sürecinde kendi üstünüze düşenleri en iyi yaptıktan sonra çıkabilecek kritik hataların başkalarından kaynaklı olması ve bunu kontrol edememe can sıkıcı bir durum. Gerekli makineleri alıp kendi üretiminizi yapamaz mıydınız diye sorunca, bunu da çok düşünüp çok istediklerini, ancak çok maliyetli olacağını söylüyorlar. Küçük bir işletme için altından kalkılamayacak bir yatırım. Neticede üreticiler, çok büyük seri üretimler yapan firmalara oranla küçük birer işletme oldukları ve daha az kâr edebildikleri için bu tarz butik ve tasarım atölyelerinin işlerini istedikleri gibi geciktirme/erteleme güveni de buluyorlar kendilerinde.


Rumisu, esasında bir tasarım markası ve ilhamlarını kelimenin tam anlamıyla her şeyden alıyorlar. İlk zamanlarda fularların kenarlarında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan kadınların yaptıkları el emeği oyaları bile kullanmışlar. En dikkate değer taraflarından biri de hiç şüphesiz, renk seçimleri. Gördüğünüz zaman enerjisini direkt yansıtabileceğiniz renkler kullanıyorlar. Kültürün renk seçimleri ve beğenileri üzerindeki etkisi yadsınamaz ama Rumisu renklerini dünyanın tamamından alıyor. Bir renk, hiçbir zaman sadece bir renk olduğu için seçilmiyor. Bunu hissedebiliyorsunuz.

Bir fuların tasarımını tamamlama süreçleri, ikilinin kendilerine ait ayrı tasarımlar yapması, sonra bunları birleştirmeleri ve beraber renklendirmelerini kapsıyor. Birinizin yapıp diğerinin hiç beğenmediği bir tasarım oldu mu diyorum, gülüşüp yok diyorlar. Muhtemelen kız kardeşinizle iş yapmanın en güzel yanlarından birisi bu: Bazen konuşmaya bile ihtiyaç duymadan diğerinin ne istediğini anlamak ve neyi beğeneceğini zaten bilmek.




Çocukluk, iki kardeşin de beslendikleri en temel kaynaklardan biri. İkisinin de hayalinde hep bir çocuk kitabı tasarımı yapmak varmış. Bir cinsiyete ya da bir gruba değil, kendilerine dönükler tamamen.

Anlatacak, bahsedecek çok fazla şey var ama sizlere Rumisu'nun atölyesinden birkaç fotoğraf göstermek istiyorum. O sırada biraz dinlenip, soluklanırsınız.


Burada uzun süre vakit geçirip dilediğimce ortalığı karıştırmama rağmen (ev sahibelerimiz bu konuda çook misafirperver ve inanılmaz anlayışlıydı) şimdi fotoğraflara bakarken birkaç gün daha içeride durup, her şeyi tek tek inceleyerek hikayelerini duymak istediğimi fark ediyorum.


Şimdilik benim söyleyeceklerim bu kadar. 

Rumisu'nun tüm tasarımlarına detaylı olarak bakmak isterseniz (ki benim en favorim olan "Man & Technology" serisine mutlaka bakmalısınız), internet siteleri burada, TIK. 
Biraz daha  yakından baksam daha güzel olur derseniz de, TIK.  (Kendilerine benden selam söylemeyi unutmayın. :)

Bir sonraki Gittim ve Gördüm'de görüşmek üzere, hoşçakalın!



Meraklısı için dipnot: Bu yazıdaki fotoğraflarda Sony A6000, 50mm f.1.4 ve 16-55mm birlikte kullanıldı. Son zamanlarda blogda daha çok "dergi" görüntüsünü seviyorum, siz ne düşünüyorsunuz, lütfen yazın. Başka şeyleri de yazın. Hep yazın. :) 

Sevgiler...

GİTTİM VE (YENİDEN) GÖRDÜM: RADARTEPE

01:43


Uzun yıllardır Zonguldak'a gidip gelirim ama daha önce babaannem ve dedemin yaşadığı yerlere fotoğrafçı gözüyle bakmayı hiç denememiştim. İkisi de vefat ettikten sonra işte, bizim bir zamanlar ikinci yuva dediğimiz yer, burasıydı...


LENS DEVRİYESİ: HELIOS 58MM F.2

06:18


Uzunca bir süredir yeni makine almaya gözlerimi dikmiş, son 1.5 senedir piyasaya çıkan tüm aynasız makineleri en baştan tek tek incelemiştim. DSLR istemiyordum, aynasızlarda ise gözüme çok marjinal farklılıklar gelmiyordu: Fujifilmlerde herkes kronik yavaşlamadan bahsediyorkem, Sony A'lar ise pahalıydı ve şarj performansları kötüydü. En sonunda kendi makinem olan A6000'e lens yatırımı yapmaya karar verdim ama bu sefer de Zeiss lenslerin pahalılığı beni bıktırdı. Sonuç olarak kendimi analog lenslere geçiş yaparken buldum.

Bu fotoğraflarda eskiden Zenit makinemde takılı olan ve eskilerin efsane lenslerinden biri olan Helios 58mm F.2 lens kullanıldı. Lensin keskinliği, verdiği alan derinliği ve bokeh, renk doygunluğu ve kullanım kolaylığı beni beklediğimden daha çok etkiledi. Lensin güneş ışığını yakalama biçiminden ise adeta büyülendim. Fotoğraf çekmek uzun zamandır bu kadar keyif vermemişti.

Geri kalan her şey için susup sözü fotoğraflara bırakmadan önce küçük bir not: Benim elimde hazır vardı ancak Helios lensin ikinci elleri 100-150 lira civarında. Fotga'nın M42-Nex adaptörü ise 3 dolardan başlıyor. Güzel bir alışveriş.

 
Bu lens için siz neler düşünüyorsunuz, lütfen yazın.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, hoşçakalın!

PODCAST: DİDİK DİDİK FREUD

23:31


Son zamanlarda çok sevdiğim bir şey var: "Didik Didik Freud".

Şenol Ayla ve Serol Teber, Freud'un tüm hayatını gerçekten yayının adına yakışacak şekilde didik didik ediyorlar. Doğumundan, gitti okullara, sevdiği şeylere, hayatına giren insanlara ve onlarla olan ilişkisine ve psikanalizin kendisine kadar...

Serol Teber'in yaşlı, hafif titrek ve her daim şömine başında torunlarına başından geçenleri anlatıyormuş edasıyla konuşması ve Şenol Ayla'nın neşeli konuşmaları... Serol Teber'in yer yer değişik telaffuzları, "Froyt"ları, "kerelerce"leri, "gerçekten büyük bir kapasite"leri... Yer yer oturup beraber dedikodu yapıyormuş gibi hissediyorsunuz: Anna O.'nun kimliği, Jung'un fazlaca Almanlığı...

İlk defa 2004 yılında Açık Radyo'da yayınlanmış, bir 10 sene sonra Serol Teber anısına olmak üzere tekrar aynı radyoda yayınlanmış, toplamda tam 26 hafta devam etmiş. Sonra da bu kayıtları podcast haline getirmişler. Uzun zamandır podcast dinliyor olmama rağmen bu programla yakın sayılabilecek bir vakitte karşılaşmış olmam üzücü. Ama artık bu ikisi, benim yürüyüş arkadaşım gibiler: Birkaç durak erken ineyim yürürken rahat rahat dinlerim, gece olsun hemen dinleyeyim, işten çıkayım hemen dinleyeyim...

Sadece Psikoloji öğrencilerinin değil, herkesin çok seveceğine eminim, küçük bir şans verin yeter.

Didik Didik Freud'un kayıt arşivi: TIK.
Didik Didik Freud, podcastler ve yayın transkriptleri: TIK.

LİSANS SONRASI: ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -1-

11:40


Blogu Psikoloji bloguna çevirmemek için ne kadar diretirsem direteyim, bölümü okuyanlardan o kadar çok mesaj ve yorum geliyor ki dönüp dolaşıp kendimi yine bir "Lisans Sonrası" yazısında buluyorum. Bu yazıda psikoloji öğrencilerinin pek düşünmediği bir alandan bahsedeceğim: Endüstri ve Örgüt Psikolojisi.

İnsan Kaynaklarında işe girdikten sonra Psikoloji okuyan öğrencilerden sürekli sorular alıyorum: Stajlar, iş imkanları, maaşlar... Öncelikle şunu söyleyeyim. İK'da olmak her gün elinizden (en iyi ihtimalle) yüzlerce CV geçmesi demek. Daha geçtiğimiz günlerde Ankara'da iki tane büyük okuldan mezun olmuş iki tane psikologla görüşme yaptım ve yine malum problemlerle karşılaştım: 

1. Psikoloji mezunu ne yapmak istediğinin farkında değil.
2. Psikoloji mezunu ne bildiğinin farkında değil.

Gördüğüm kadarıyla eğitim hayatımız bizde şöyle bir güdülenmeye sebep oluyor: "En mutlu olduğum yerde olmalıyım". Tatminimiz ortalamanın üstünde bile olsa, en iyi olmadığı sürece aklımızda şüpheler ve kafamızda soru işaretleri oluşuyor (çünkü bize okulda insanın en iyi olduğu ana ulaşması gerekliliği öğretiliyor: Kendini Gerçekleştirme). Bu tabii ki güzel bir şey, ama şöyle bir sorun var: Mezun olduğumuz gibi "en iyi" olabileceğimiz bir sistemde yetişmiyoruz. Kendini Gerçekleştirme ideali bizim için gecikmeli olarak gerçekleşebilecek bir ideal. Bana sorarsanız, dünyanın her yerinde bu şekilde. Ama bir hülyalar balonu içerisinde mezun olduğumuz zaman çok büyük bir hayalkırıklığı da yaşayabiliriz (ki genelde yaşıyoruz). Şu gerçeklerin farkına varmamız gerekiyor:

1.a. Gerçek: Kariyerinizin ilk yıllarını, sonrası için feda etmeniz gerekiyor.
1.b. Gerçek: Öylece durarak hiçbir yere varamazsınız.

Türkiye'de Psikoloji "kariyer"i yapmak kolay bir şey değil. Psikoloji mezunları için kariyer yolu çok da yok. Devlete atandığınız zaman, psikolog olarak devam ediyorsunuz. Çok çok nadiren bakanlıklarda uzman yardımcısı olarak başlayıp belki yavaş yavaş kıdem alarak uzmanlaşabiliyorsunuz ama bu kısım çok küçük. %90 ihtimalle, düz bir psikolog olarak başlayıp aynen o şekilde emekli oluyorsunuz. Yüksek lisans yapsanız dahi bu size çalışma alanında bir getiri vermiyor; "title", hep aynı. Bundan şikayetçi olmayanlar olabilir ama ben, yerinde durabilen insanlardan değilim pek.

Özel eğitimde çalışan büyük kısım için de aynısı geçerli. Tüm hayatınızı aynı isim altında sadece maaşınız biraz değişerek geçirmeyi istiyorsanız bu yazı zaten pek de size göre değil. 

Konuyu çok fazla dağıtmadan devam edeyim.

Devlette çalışmak isteyebilirsiniz ama artık o da eskisi gibi kolay değil. 85 üstü puanlar alan arkadaşlarım, Şubat ayı gelmesine rağmen hala atanamadı. Devlet açmıyor: Açınca da zaten üç dört kişi alıyor. Ceza ve Tevkifevlerinde (Maaşı iyi/İş tatmini kötü) çalışmak istemiyorsanız (bu sene 270 kişi alacaklar sanırım) geri kalan her yer için en az 85 puan almanız gerekiyor. 

Peki yeni mezunlar ne yapıyor? Bekliyor. Çoğunlukla devlet kadro açsın diye. Onun dışında? Özel eğitimlerde çalışılıyor. Ama istisnasız herkeste belirgin bir ne yapacağını bilememezlik durumu var. 

Buna önerim nedir: Farklı bir şeyler yapın. Sizi farklı kılacak bir yanınız olsun ki dikkat çekin. İçinde bulunduğunuz ortamda sizi farklılaştırabilecek her şeyi deneyin (Benim işe alım sürecimde "patronum" benim blogumu görünce şöyle düşünmüş: "Bu kız elindeki imkanları kullanıp farklı bir şeyler yapmak istiyor"). İş hayatı şimdi size uzak olabilir ama işin içine girince göreceksiniz: Hayatınız iş oluyor. İnsanların hayatı hep işte geçiyor. İş için bir şeyler yapın, sadece patolojik rahatsızlıkları olan hastaların size ihtiyacı yok, büyük bir çalışan kesim var ve onların da tahmin edemeyeceğiniz kadar sıkıntıları oluyor. Bu ülkede insanlar çok çalışıp az kazanıyor ve canları bir şeye sıkıldığı zaman paylaşma ihtimalleri yok, buna vakit bile bulamıyorlar. İçinizdeki "yardım" güdüsü sadece ağır psikopatolojiler için geçerli olmamalı. İnsanlar muhakkak kliniğinizde karşınızda oturup size sıkıntılarını anlatmamalı, yer yer siz de onların yanına gidip bir sıkıntıları olup olmadığını sorabilmelisiniz. Bizim hayalimizdeki Psikoloji, 1940'ların başında Viyana'daki Psikoloji. Ama Türkiye'de Psikolojinin durumu o zamanın Viyanası gibi değil. Maaşlar düşük, mezun sayısı her geçen gün artıyor ve istihdam düşüyor.

Biz, özellikle okullarda hocalarımızdan gördüğümüzü istiyoruz: Psikoloji üzerine rahat bir akademik hayat. Ama hocalarımız bizim şartlarımız altında hoca olmadılar, muhtemelen onların zamanında Psikoloji sıradan, mezun olunca karşılığı olmadığı için fazla tercih edilmeyen düşük puanlı bir bölümdü. Her üniversite mezununun yaşadığı mezuniyet krizini bence biz biraz daha ağır atlatıyoruz: Mezun olunca karşılaştığımız hayat bize gösterilenden çok farklı. Herkes yüksek lisans yapmak istiyor ve binlerce mezun var. Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, yüksek lisansa girecek olanlar mezuniyet esnasında zaten çoktan belli oluyor. Ortalama/ALES/YDS'si yüksek olanlar ve mezun olduğu okula master için başvuru yapanlar yüzünden o yol kapanıyor. Sonrası nedir? Sonrası şu: "Ortalamam çok düşük ama yüksek lisans yapmak istiyorum, sence okulu uzatmaya değer mi?" soruları.

Ortalamanız yüksekse ama "en iyi" değilse bile okulu uzatmaya değmiyor çünkü yüksek lisans yapamayacaksanız, devlet istemiyorsanız ya da devlete giremiyorsanız, geriye sadece özel sektörde bir yer bulmak kalıyor. Peki özel sektörde akademik hayatın yeri nedir? Elbette var ama sizden daha tecrübeli biri geldiği zaman mezuniyetinizin çok anlamlı bir tarafı kalmıyor. Çünkü gerçekten, tecrübeli lisans mezunu ne yapacağını biliyorken tecrübesiz bir yüksek lisans mezunu bile ne yapacağını tam olarak bilemiyor. Hem yüksek lisans yapmış hem tecrübeli olan adaylar işin içine girince zaten bütün şansınız kayboluyor. Bu durumda hangi yolu tercih edeceğiniz size kalmış. Ama hangi yolu seçerseniz seçin, mezuniyetinizin ilk yıllarını çok çalışarak feda etmeniz gerekiyor. Kimse gökyüzünden size bir kariyer vermeyecek. Mantıken.

O halde çalışın. (Ben artık şakayla karışık şöyle diyorum: En azından sigortanız yatmaya başlar ve biraz daha erken emekli olursunuz. Hayat şartları...)

İkinci konu, psikoloji mezunlarının ne bildiğinin ya da bilgisinin kullanım alanlarının farkında olmaması.

İK için görüşülen yeni mezun psikologlar, "İK'da neler yapabilir, bize neler katabilirsiniz?" sorusuna cevap veremiyor. Gelenlerin tamamı, "klinik olmadığı için" gelenler. Uygulama alanı hakkında okullarda bize verilen eğitim çok kötü. Endüstri ve Örgüt Psikolojisi derslerimiz hiç işlenmiyor bile. 

Yeni mezunları sarsıp şöyle bir kendilerine getirmek istiyorum: İnsanın olduğu her yerde çalışabilirsiniz. Bir işe alım sürecinin her aşamasında bir şeyler yapabilirsiniz: Kişilik testleri yapıp aldığınız niyet mektuplarında kişilerin el yazısından grafolojik analizler yapabilirsiniz, onu geçtim kendi kişilik envanterinizi oluşturabilirsiniz ve bunun geçerlilik güvenilirlik çalışmasını da yapabilirsiniz, bütün çalışanlara çeşitli psikolojik testler uygulayabilir çalışan memnuniyetini arttırabilirsiniz, iş yerinde psikolojik eğitimler verebilir, bireysel terapiler ve grup terapileri yapabilirsiniz; mülakatlara girip psikolojik analizler de yapabilirsiniz. "Psikolojik sermaye ile örgütsel vatandaşlık davranışı"nı arttırmak için çabalayabilirsiniz (bu benim şu sıralar üzerine çalıştığım bir şey ama buyrun, fikri çalabilirsiniz). Elinizde tecrübe kazanmanız için hazır bekleyen bir örneklem var, daha ne olsun.

Sosyal bilimler derya deniz, her sosyal bilimin içinde psikolojiyle çalışabilecek bir ortak alan bulabilirsiniz. Çalışma ekonomisi, İşletme, İktisat, Hukuk... Bu alanlarda psikolog olarak çalışıp yine yüksek lisans yapılabilecek bir sürü altalan söz konusu (Örgütsel Davranış'ta yüksek lisans yapıyor olmak gibi. Başvuru koşullarından ilki, Psikoloji bölümü mezunu olmaktı). Amerika'da klinik psikologlar tüm psikologların sadece %10'unu oluşturuyor. Yine Amerika'da "işyeri psikoloğu" denilen bir kavram var. Bunları bilmiyoruz. Yüksek lisansa gerek kalmadan da psikolog olarak yapabileceğiniz pek çok meslek mevcut. Gerekli eğitimleri aldıktan sonra hiçbir şey sizin psikologluğunuza gölge düşürmüyor, bu konudan emin olabilirsiniz. Etiketlere ve isimlere takılmayın, kendinize en kısa yoldan bir Harvard Business Review alın ve içindeki psikoloji yazılarına şaşırın. 

Hiçbir şey, üzerinde sadece "X üniversitesinden şu sene mezun olmuş psikolog" CV'si kadar kötü görünmüyor, bundan emin olabilirsiniz. Dümdüz bir mezuniyet, hiçbirimize yakışmıyor. 

Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.

Hoşçakalın!

*

Fotoğraf dipnotu: Üstteki fotoğraftaki "güneş sızıntısı"nı çok seviyorum, hatta o fotoğrafı koymaktaki tek amacım o olabilir. Bana annelerimizin analog fotoğraflarına bakınca yaşadığımız belli belirsiz hüzünlü mutluluğu hissettiriyor: Bir yaz akşamında günün son güneşi, evimizin mutfak masasına vuruyor. Umarım size de böyle bir şey hissettirmiştir. Sonuçta Jackie Higgins'in kitabının adında olduğu gibi: "Fotoğraf kusursuz olmak zorunda değildir".

GİTTİM VE GÖRDÜM: VAN

04:38


Geçtiğimiz günlerde iş dolayısıyla Van'a gittim. Ani bir giriş oldu ama önce kısa bir bilgi vereyim.

Kısa bilgi: Özel bir hastane grubunun İnsan Kaynakları biriminde İK ve Psikolog olarak çalışıyorum/Bu grubun Van'da da iki tane hastanesi var/Van'daki hastanelerde çalışan yaklaşık 600 personele eğitim vermek ve Sorumlu seviyesindeki yöneticilere bazı psikolojik testler uygulamak gerekiyor/Bu da benim işim oluyor.

Kısa bilgi bitti.

Bundan 5 ay kadar önce bana iş sebebiyle Van'a gideceğim söylenseydi tabii ki de inanamaz ve epey gülerdim. Gelin görün ki ben Batı'ya gitmek istedikçe kaderimin beni Doğu'ya sürüklediği de bir gerçek. Gitmeden önce bu gerçeği kabullenip (daha önce de başka bir kurum beni Suriye'de görevlendirmek istemişti) internetten Van'ı araştırmaya başladım ve çoğu yerde bu şehir için "Doğu'nun Paris'i" dendiğini okudum. Doğu vardı, Paris vardı, o halde ben de vardım??

Bir günlük bir gezi olacağını tahmin ettiğimiz için (Salı gidip Çarşamba dönmek şeklinde) yanıma tam iki parça kıyafet aldım ve yollara düştük.

Daha önce 4 sene kadar Mardin'de yaşadığımız ve o zamanlar Doğu'yu mütemadiyen gezdiğimiz için bu kültüre yabancı olmadığımı sanırdım. Ama Van, bambaşka bir tecrübeymiş. Hastane içerisinde hayatımın en güzel konaklamasını yaşadığım söylenebilir: Her bankoda çay ya da kahve ikram edildi, girdiğim her odada zorla yemek ısmarlanmaya çalışıldı, gezmeye gidiyorum dediğim zaman harçlığımın olup olmadığı bile soruldu. Herkes böyle sıcakkanlıyken siz de gevşiyor ve rahatlıyorsunuz ama dışarı çıktığınız zaman insanların garip bakışları sizi rahat bırakmıyor. İlk gittiğim gün, bir saat bile geçmemişken yöneticilerimizden biri oralı olmadığım çok belli olduğu için sokakta tek başıma gezmemem konusunda beni uyardı. Soğuk sebebiyle atkıyı burnuma kadar çekmiş halde gezerken rahattım ama dışarıda bir bakkala teşekkür ederken bile konuşmamdan oralı olmadığım anlaşılınca garip bakışlara maruz kaldım. Misafir değil, turist bile değil, tehdit gibi hissettiğim tek yer olabilir ve bu durum beni hayret ettirdi.

Çarşamba günü uçağa giderken yolda hava şartları yüzünden uçağımızın iptal olduğunu öğrenince ve en az bir gün daha kalmamız kesinleşince neden biraz gezmiyoruz ki dedik. Baştan söyleyeyim: Kar yüzünden Edremit'e gidemedik. Onun yerine Van Kalesi, Kedi Evi, Rus Pazarı, İran Çarşısı gibi yerleri dolaştık ama insan iki tane üstüyle beraber yeni bir şehri gezmeye çalışırken fotoğraf çekmek için çok da rahat olamıyormuş (ki ben bu konuda gayet arsız bir insanımdır).

Yukarıda gördüğünüz güzel kolye de direktörümle beraber en sevdiğimiz işlemeydi, Van Kedi Evinin hemen yanındaki antika pazarında satılıyor. Ermeni işçiliği ile yapılıyormuş ve fiyatları 700 liradan başlıyor. Van'da gördüğüm en estetik şey bu olabilir. Muhtemelen taktığınız zaman başınızda bir taç beliriyor ve kraliçeliğinizi ilan ediyorsunuz (hiç şaka sanmayın, böyle şeyler Van'da olabilir şeyler. Duyduğum kadarıyla zamanında bir aşiret ağası, göldeki adacıklardan birini karısına hediye etmiş. Biz de Ankara'da EGO otobüslerinde ezilmeden oradan oraya gitme telaşındayız. Hayaller, hayatlar...)

Kendisine ada hediye edilen biri değilseniz rica ediyorum çok da şeyyapmayın...

Van'da kar yüzünden bir gün daha kalmak bana yaradı ama giyecek kıyafetim kalmayınca akşam 8'de Maraş Caddesinde bir oraya bir buraya koşmak zorunda kaldım. Van'ın merkezi temel olarak Maraş ve Cumhuriyet Caddelerinden oluşuyor. Garip olan, buralarda Van'a özgü bir şey bulmanızın imkansız olması. Ara sokaklarda, gitmeden önce ününü çok duyduğum (ve yukarıda bahsettiğim) Mısır ve İran Çarşılarına gitme fırsatım oldu. İran Çarşısı, İran'dan kaçak gelen makyaj malzemelerinin satıldığı bir yer, dolayısıyla vergi olmayınca fiyatlar da dibe vuruyor. Aralarında çakma olan markalar da var ama kadınlar bilecektir, The Balm'lar Mac'ler hep orijinal bandrollü. Göz makyajı benim için yalnızca bir rimel anlamına geliyorken Ankara'daki arkadaşlarımın siparişiyle kendimi 6 tane maskara, 3 tane eyeliner ve bir sürü de far paleti alırken buldum. Bizi hep bu güzel far renkleriyle kandırıyorlar...

Van'ın merkezinde en güzel olan şeyler havası ve dağları. Havası çok temiz ve kuru, bir nefes alıyorsunuz dağ esintisi ciğerlerinize doluyor (ve kızlar, asla yağlanma olmadığı için makyajınız kesinlikle dağılmıyor). Ankara'dan giderken uçakla gördüğünüz manzaralar ise öyle kolay kolay hiçbir yerde göremeyeceğiniz güzellikte.  Binaların büyük kısmı depremle yıkılmış ve sonra yeniden yapılmış, kimisi de bomba ile patlatılmış. Karakolların etrafındaki büyük duvarları görmek ise insana gerçek bir üzüntü veriyor. Orada yaşayanlardan içerideki şiddet haberlerini dinlemek, psikolog olarak çoğunlukla bana düştü ama bunlar, yine de çok zor olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Onun dışında yazacak pek çok şey var ama kendimi Murat Belge gibi 4 ciltlik gezi kitabı serisi yazıyor bulmama ramak kaldığı için burada bitiriyorum. En yakın zamanda Van'a tekrar, bu sefer tek başıma gitmek ve güzel dağların fotoğrafını doya doya çekmek istiyorum.

Ve otlu peynir, seni çok seviyorum.